DOĞRULUK KAYGISI ve ELEŞTİRİLMEK ÜZERİNE

montaigneYazı yazmayı bana orta okul öğretmenim sevdirmişti, artık kompozisyon yazılılarına not almam gereken bir yarış olarak bakmıyordum, beklediğim o mutlu anlardan bir tanesi olarak bakıyordum. Öylesine sevmiştim ki yazı yazmayı sinirlendiğimde, hüzünlendiğimde, sevindiğimde, hayallere daldığımda, bir bahar mevisiminde yüksek çayırlarla dolu geniş ve bir o kadar özgür yerlerde koşarken bile kaleme sarılır omuştum. Bir şeyler karalamak istiyordum ona. Fakat kural olmadan, kimse ne der ne demez demeden. İçimden geldiği gibi, gönlümün istediği gibi… Elbette ki her yazı sınıflandırılabilir fakat kendi tarzımı ararken o yazı sevdasının bende hat safada olduğu dönemde deneme yazı türüyle karşılaştım. İlk öncüsü de Montaigne idi bu yazı türünün. Bu ikisine de hayran kailmıştım, sanki kendimi onlarda bulmuştum birden. Montaigne’i sevmiştim çünkü yazarken yazılarında kimseden etkilenmemek için kendini iki yıl şatosuna kapamıştı, kısacası özgündü… Deneme yazı türünü sevmiştim çünkü yazarı sınırlandırmıyordu, tamamiyle benlerin ülkesiydi. Yani ben ne istiyorsam ne diyorsam o. Kimseye bunu kanıtlamak zorunda değildim, biraz daha farklı pencerelerden bakıyordum olaya. Denemenin özgürlüğü benim gözlerimi boyayan şeydi sanrım. Fakat zamanla benim karalamalarımın da tam anlamıyla deneme olmadığını farkettim. Ben yazarken bir sohbet havasında olmayı seviyordum, yani sizlerle konuşuyormuş gibi yazmak, neden ağladığımı sizlere söylemek, neden öylesine uzaklara baktığımı sizlere anlatmak istiyordum. Hal böyle olunca tarzımı tam bulamadım diyebilirim, fakat sohbet yazıları ile deneme yazılarının birbirini çok güzel tamamladığını düşünenlerdenim. Peki senin yazılarını burada hiç göremedik diyebilirsiniz. Ki bu sesleri az da olsa duyar gibiyim. Ben yazdığımı insanlara okutmayı pek sevmem. Çünkü bireysel konularda karalarım, hal böyle olunca yazılarımı yazar yazmaz ya yırtıyorum ya da saklıyorum. Eğer dertliysem ve bu halimi kağıda dökmüşsem sanki o kağıdı yırttığımda onunla beraber dertlerim, kederlerimde gidiyor… Ya da ben kendimi buna odaklıyorum, her neyse. Montaigne den bir deneme paylaşmak istiyorum burada…

Düşünce çatışmaları beni ne kırar, ne yıldırır, sadece dürtükler, kafamı çalıştırır. Eleştirilmekten kaçarız: Oysa ki bunu kendiliğimizden istememiz, gelin, bizi eleştirin dememiz gerekir: Hele eleştirme bir ders gibi değil de bir karşılıklı konuşma gibi olursa.Biri çıkıp bizim düşüncemizin tersini söyledi mi, onun doğru söyleyip söylemediğine değil, doğru yanlış, kendi düşüncemizi savunmaya bakarız. Bizi düzeltmek isteyene kollarımızı açacak yerde, yumruklarımızı sıkıyoruz. Ama ben dostlarımın bana sert davranmasını istiyorum. Sen bir budalasın, saçmalıyorsun, desinler bana. Ben, dostlar arasında açık, yiğitçe konuşulmasını isterim; dostların düşünceleri neyse sözleri de o olmalı.

Montaigne oldukça doğru söylüyordu fakat bana göre bir şeyi belirtmemişti. Birisini eleştirmeden önce biz kendimizi o alanda eleştirmeliyiz. Yani önce çuvaldızı kendimize sonra iğneyi başkalarına batırmalıyız. Yoksa söylediklerimizin hiçbir değeri olmaz başkalarının nazarında…

 

Gelmişken Okuyuverin İşte :)

Etiketler: , , , , ,

Bu yazı 30 Mart 2008 Pazar tarihinde, saat 15:58 sularında, Ivır Zıvır kategorisi altında yayımlandı. Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz. Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.

“DOĞRULUK KAYGISI ve ELEŞTİRİLMEK ÜZERİNE” Yazısı İçin 1 Yorum Yapılmış

Sibel 1 Nisan 2008 - 14:00

Senin yazılarınla tanışmış olmaktan çok mutluyum. Keyif verici ve de öğretici;) Mesela benim yazılarıma(bazılarına)deneme diyen arkadaşlar oldu ve o dönem ben de bir araştırma içerisine girdim ama sonuç ıı… Deneme değildi. Hala tam anlamıyla öğrenebilmiş değilim.
Eleştiriye açık olmak kendine güveni gerektirir. Gelişime açık olabilmektir. Eleştirmek içinde(tarafsızca) yürekli olmak gerekir hatta senin de söylediğin gibi bir de önce kendini şöyle bir tartmayı gerektirir.

Yorum Yap